1. İSGForum'a Hoş Geldiniz..
    İSGForum gerçek hayatta 'İş Güvenliği ve Çevre' adına yaşadığınız her şeyi olduğu gibi burada paylaşmanızı, kişilerle iletişim kurmanızı sağlar. Fotoğraf albümü, durum güncelleme, yorum, konu, mesaj vb. şeyleri istediğiniz herkese paylaşabilirsiniz. Üniversite arkadaşlarınızı bulabilir, onları takip edebilir ve onlarla iletişim kurabilirsiniz. Duvarlarına yazarak yorum formatında sohbet edebilirsiniz. İSGForum ile ortamınızı kurabilir, kişilerle fikir - bilgi alışverişi yapabilir ve etkinlikler düzenleyebilirsiniz. İSGForum'un tüm hizmetleri kuruluşundan beri ücretsizdir ve ücretsiz olarak kalacaktır. Daha fazla bilgi için site turumuza katılmak ister misiniz? O zaman buraya tıklayınız :) Giriş yapmak ya da kayıt olmak için .

Bana kelimelerimi verin - zaman

Konusu 'Sinema ve Tiyatro' forumundadır ve Erkan Dündar tarafından 25 Ekim 2013 başlatılmıştır.

  1. Erkan Dündar İSGforum Üyesi

    • Site Yöneticisi
    İl Temsilciliği:
    Trabzon
    Sertifika Numarası:
    47086
    Uzmanlık Sınıfı:
    B Sınıfı Uzman
    Haftanın filmleri 'Haber Arkası'nda


    Unknown.png
    Bana kelimelerimi verin

    ALİ KOCA
    ‘Benim Dünyam’, genel izleyici için dokunaklı bir öyküye sahip. Uğur Yücel, her ne kadar “ağlatmak için çekmedim” dese de, orijinal filmden daha fazla duygu sömürüsüne meylettiği açık. Oyuncu performanslarının iyi olması ise filmin zaaflarını bir nebze olsun geri plana itiyor.

    [​IMG] VİDEO​

    Selim İleri’nin zaman zaman dile getirdiği meşhur bir korkusu olduğunu okurları iyi bilir: “Hayattaki en büyük korkum, bir gün kelimeleri kaybetmek.” Bir sabah uyandığında tüm kelimelerin hayatından çekildiğini düşünmek, korkunç bir duygu. Bu duygunun, insanı nasıl bir hayatın içine hapsedebileceğini ise ‘Benim Dünyam’ filminde görüyoruz.​
    1950’lerin Büyükadası’nda Bayındır ailesinin küçük kızı Ela, kör, sağır ve dilsizdir. Kelimeleri bilmediği için kavramlardan da habersiz bir hayat süren Ela, çevresiyle uyumsuz bir çocukluk geçirir. Küçük kızın kaderi, 10 yaşında tanıştığı Mahir Hoca’dan sonra değişir. Geçmişte, Elâ ile aynı durumdaki ablasını trajik bir şekilde kaybettikten sonra hayatını engellilere adayan Mahir Hoca, Ela’ya önce kelimeleri öğretir. Zorlu bir eğitim sürecinin sonunda Ela ile iletişim kurmayı başaran Mahir Hoca, onun eğitimi için 18 yılını verir. Ancak gün gelir, Ela ile Mahir Hoca’nın rolleri değişir. Bu kez kelimeleri öğretmeye çalışan Ela olur…
    Uğur Yücel’in yönettiği ‘Benim Dünyam’, açılışında da belirtildiği üzere, 2005 yapımı Hint filmi ‘Black’in birebir uyarlaması. Sanjay Leela Bhansali’nin yönettiği orijinal film ise efsanevi bir görme engelli olan Helen Keller’ın (1880-1968) hayatından uyarlanmıştı. ABD’li bir pedagog olan Helen Keller, iki yaşında geçirdiği bir rahatsızlık sonucu kör, sağır ve dilsiz kalır. Daha sonra Anne Sullivan adlı kadın öğretmeni ile tanışır ve kelimeleri öğrenir, eğitimini tamamlar; hayatının geri kalanında görme engellilere yardım eder. Zamanında, ABD başkanları ve İngiltere Kraliçesi ile görüşecek kadar popüler bir kişilik olan Helen Keller’ın hayatı, Hollywood tarafından iki kez sinemaya uyarlanır ve filmler Oscar alır. Ancak bu öykünün Türkiye’de bilinmesi, 2005 yapımı ‘Black’in ‘internet âleminde’ yayılması ile gerçekleşmişti. Görüldüğü üzere, Helen Keller’ın gerçekte kadın olan öğretmeni, ‘dramatik kaygılar’ sebebiyle sinemaya erkek olarak aktarılıyor.

    ‘LAİK’ BİR UYARLAMA!
    Helen Keller hakkındaki bu tadımlık notların geri kalanını okuyucu gayretine havale ederek ‘Benim Dünyam’a dönecek olursak, ilk başta göze çarpan aksaklık, doku uyuşmazlığı. ‘Black’ filmini izleyenler için bu durum daha net. Ancak izlemeyenler için bile bazı diyalogların ‘yerli’ karakterlerin ağzına oturmadığı, senaryodaki bazı durumların (nişan öncesi yemek masasında yaşananlar vs.) eğreti durduğu hissinden kaçmak zor. Orijinal filmin sahne sahne, plan plan uyarlanması bu sıkıntının ana sebebi. Belki senaryo, mizansen ve diyaloglar üzerinde biraz daha ince bir işçilik yapılsa bu zaaflar aşılabilirdi.

    Başta ‘birebir uyarlama’ dedik ama bir eksiği var ‘Benim Dünyam’ın. ‘Black’ filminin zemininde din olgusu çok göz önünde olmasa da hayli önemli bir yer tutuyor. O kadar ki film, kilisede açılıp kilisede kapanıyor. Genç kızın duaları ile öğretmeninin dönmesi arasında bir bağlantı kuruluyor. Üstelik finaldeki mezuniyet konuşmasında Tanrı’yı görmek ya da hissetmek ile körlük-görmek arasındaki ilişkiye de vurgu var. ‘Benim Dünyam’da, orijinal filmin bu yönü törpülenerek daha steril ve ‘laik’ bir yol izlenmiş!

    Oyuncu performansları, söz konusu zaafları bir nebze olsun geri plana itiyor. Beren Saat’in iyi bir kompozisyon sergilediği filmde, Uğur Yücel ve Ayça Bingöl de –klasik tabirle- üzerine düşeni yerine getiriyor. İhmal edilen kardeş rolünde Hazar Ergüçlü, ‘Gölgeler ve Suretler’ filmindeki performansından uzak olsa da genel tablo içinde göze batmıyor.

    ‘Benim Dünyam’, genel izleyici için dokunaklı bir öyküye sahip. Uğur Yücel, her ne kadar “ağlatmak için çekmedim” dese de, orijinalinden daha fazla duygu sömürüsüne meylettiği açık. Gişeyi hedefleyen bir yapım için bu durum gayet normal. Ancak filmin ‘benim dünyam’daki karşılığında iki şey var: Birincisi Uğur Yücel gibi bir sinemacının, neredeyse hiçbir yönetmenlik ‘numarası’ içermeyen böyle bir filmle karşımıza çıkması üzücü. İkincisi ise, görme engelliler ile ilgili her filmde kendisini hatırlatan Mecid Mecidi. Onun, ‘Cennetin Rengi / Reng-i Hudâ’ filmini düşününce meselenin ‘başarmak/başarmamak’ ya da ‘normal’ olmakla değil; hakikati ‘görmek’ ile ilgili olduğu daha net anlaşılıyor. Bu açıdan, ‘Black’ de ‘Benim Dünyam’ da aynı ‘gerçek’ öyküye sahip olsalar da hakikatin uzağına düşüyorlar.


    HAFTANIN FİLMLERİ
    Çocuğun bildikleri
    Henry James’in 1897 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan film, küçük bir çocuğun gözünden yetişkinlerin dünyasına bakıyor. Scott McGehee ve David Siegel’in birlikte yönettiği film, anne-babası ayrılmanın arefesinde olan 6 yaşındaki Maisie’nin dramını anlatıyor. Küçük kız, ilk başta bu duruma çok üzülüyor gibi görünmez ama yaşananlar onu bunaltmaktadır. Sonra bir gün babası evden taşınır ve çok sevdiği dadısı onunla birlikte gider, annesi bir barmenle evlenir. Maisie iki ev arasında gidip gelmeye başlar. Derken, bir gün küçük kız, yetişkinlerin bu sıkıcı oyununu oynamaktan usanır...
    Âyinesi iştir kişinin...
    Geçtiğimiz haziran ayında hayatını kaybeden ünlü oyuncu James Gandolfini, son filmiyle vizyona geliyor. Eşinden ayrılan Eva, bir gün çok dürüst ve eğlenceli biri olan Albert’la tanışır. Bu sırada Eva, Marienne isimli yeni müşterisiyle iyi arkadaş olmuştur. Eva, Marienne’in tek kusurunun eski eşini sürekli aşağılaması olduğunu düşünmektedir. Eva, Marienne’in ilişkisinin detaylarını öğrendikçe, kendi ilişkisinden şüphe duymaya başlayacaktır.
    Üç yol, bir öykü
    Faysal Soysal’ın ilk yönetmenlik denemesi ‘Üç Yol’, üç farklı hayatın dramını bir öyküde buluşturuyor. Film, Bosna’da yaşananlar sonrası yakınlarını bulamayan, adaleti arayan insanları ve bu göreve gönül veren Türkiyeli bir şair ile vicdan sahibi Boşnak–Sırp bir psikoloğun, toplu mezarların gölgesindeki aşkını şiirsel bir anlatımla konu ediniyor. Bununla birlikte öykünün arkaplanında savaşlardan ve bunalımlardan sonra ortaya çıkan krizlere, kaybedilen ahlâk ve kültürel miraslara ve vicdan azaplarına işaretler de var.
    Kaptanım olmadan asla!
    Richard Phillips, iş seyahati için havaalanına giderken karısıyla ‘çocuklarının geleceği’ hakkında konuşur. Bizdeki karşılığı “Ekmek aslanın ağzında, hatta midesinde...” minvalinde olan bu sohbet, kapitalizmin göbeğinde sıradan iki ABD vatandaşının yaptığı bir sohbeti değildir sadece. Tıpkı bu topraklarda olduğu gibi, dünyanın her yerinde karşılığı olan bir ebeveyn konuşmasına şahit oluyoruz. Uluslararası bir ticari yük gemisinin deneyimli kaptanı Richard Phillips, sağlık sektöründe çalışan karısına şöyle diyor: “Bizim zamanımızda işini biraz iyi yapman yetiyordu. Ama şimdiki gençler çok farklı. Bir işe en az 50 kişi başvuruyor. Çocuklarımızın çok çalışması lazım.”
    O sırada dünyanın başka bir bölgesinde çok çalışması gereken ‘kara kıta’nın kara çocukları girer kadraja. Ne kadar çalışsalar da emekleri boşa gitmektedir. Somali’nin bir sahil kasabasındaki Muse ve arkadaşları hayatını korsanlıkla kazanmaktadır. Kazandıkları ise ‘ihtiyarlar’ denilen patronlara gider. Bu ‘alternatifsiz’ gençler, yeni bir sorti için denize açıldıklarında karşılarına Kaptan Richard Phillips’in Amerikan bandıralı yük gemisi Maersk Alabama çıkar.
    Paul Greengrass’ın yönettiği, 2009 yılında Somalili korsanlar tarafından kaçırılan Amerikan ticari yük gemisinin kaptanı Richard Phillips’in anılarından uyarlanan ‘Kaptan Phillips’, öyküsüne böyle giriş yapıyor. Bu açılış bölümüne bakarak, filmin dünyadaki gelir dengesizliğinin global sonuçlarını anlattığı kanaatine varabiliriz. Ama nedense biz izlerken iyi, adil ve cesur Amerikalılar ile zavallı, cahil ve korsan üçüncü dünya insanının aynı gemide buluşmasını görüyoruz. Filmin ikinci yarısı ise başlı başına bir ABD donanması PR çalışması; onu geçelim.
    Bourne serisi ve ‘United 93’ filmleriyle maharetini sergileyen yönetmen Paul Greengrass’ın hakkını yemeyelim. Bir korsan girişimi ve rehine kurtarma operasyonunu 134 dakikalık sürede gerilimi düşürmeden, kapalı ve dar mekanları çok iyi kullanarak başarıyla anlatıyor. Bu nisbi başarıda, yönetmenin Kaptan Phillips ile Muse arasındaki gerilimli ve tekinsiz ilişkiye odaklanmasının etkisi büyük. Filmin dünya ahvaline dair zayıf mesajlarının sahici bir etkisi yok. Fakat ABD’de pek sevilen filmin adı şimdiden 2014 Oscar yarışında öne geçmeye başladı. Bu açıdan bakılınca film, ‘Cast Away’den yıllar sonra Tom Hanks’e bir Oscar adaylığı daha getirebilir.

    KAYNAK