1. İSGForum'a Hoş Geldiniz..
    İSGForum gerçek hayatta 'İş Güvenliği ve Çevre' adına yaşadığınız her şeyi olduğu gibi burada paylaşmanızı, kişilerle iletişim kurmanızı sağlar. Fotoğraf albümü, durum güncelleme, yorum, konu, mesaj vb. şeyleri istediğiniz herkese paylaşabilirsiniz. Üniversite arkadaşlarınızı bulabilir, onları takip edebilir ve onlarla iletişim kurabilirsiniz. Duvarlarına yazarak yorum formatında sohbet edebilirsiniz. İSGForum ile ortamınızı kurabilir, kişilerle fikir - bilgi alışverişi yapabilir ve etkinlikler düzenleyebilirsiniz. İSGForum'un tüm hizmetleri kuruluşundan beri ücretsizdir ve ücretsiz olarak kalacaktır. Daha fazla bilgi için site turumuza katılmak ister misiniz? O zaman buraya tıklayınız :) Giriş yapmak ya da kayıt olmak için .

Kan parası

Konusu 'Köşe Yazıları' forumundadır ve efecan tarafından 8 Ekim 2012 başlatılmıştır.

  1. efecan İSGforum Üyesi

    Şu anda sorun, hukuk değil, onu harekete geçirecek örgütlenmeler, adaleti talep edecek güç!..
    [​IMG]
    Aslı Odman ile işçi ölümleri üzerine


    Melike Çınar
    Yükselen alışveriş merkezleri, oteller, iş kuleleri, büyük büyük gemiler, işçilerin kanlarıyla meydana geliyorlar çünkü Türkiye'de neredeyse 4 işçi, ya ürettikleri yapıların altında kalıyor ya üretim yaptıkları ortamlardan kaynaklı hastalıklara maruz kalıyor ve sağlığını kaybederek ölüyor. İşverenler daha fazla kar elde edecek diye artırdıkları iş yükünün altında güvencesiz çalıştırılan işçiler, emekçiler kalıyor ve bunlar kayıtlara dahi geçmeyebiliyor. İşte bu noktada yakınlarını iş kazalarında kaybeden aileler, sorumluların yargılanması için hukuki yolları izlemeye başladılar. Onların mücadelesi, "kan parası" vererek susturmak istedikleri başka aileleri de umutlandırıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nden Aslı Odman, artarak devam eden işçi ölümlerine dair sorularımızı yanıtladı.

    İşçiler dikkatsiz oldukları için mi bu kadar çok ölüyorlar? Hiç kimse mi işi bilmiyor?
    İşçi sağlığı ve iş güvenliğinde, kazalarda ve meslek hastalıklarındaki en az konuştuğumuz ama kanunen de, sağduyuyla baktığımızda da en önemli sorumlu işveren tabii ki. İş kazasının oluştuğu iş organizasyonu konusunda neredeyse tek söz sahibi olan ve ürünlerinden kar sağlayan işverendir. Öncelik daha hızlı, daha yoğun üretmek, hızlı sermaye biriktirmek, kar marjını yükseltmek ve rekabet ortamında ayakta kalmak gibi yalnızca işveren çıkarlarıyla ilgili kaygılar olduğu zaman da iş kazasına zemin hazırlanıyor. Mağdur olan ve ölen işçiyi, mağduriyetinden sorumlu tutmak, yani zayıfa yüklenmek gündelik akla hitap ediyor. Sorunun yüzeysel kısmı olan, görünür olan kişisel koruyucu donanım takmış mı takmamış mı gibi sorular öne çıkarılıyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği kanununda gerekli yatırımları yapmak ve önlemler almak işverenin sorumluluğunda. Bunun yapılıp yapılmadığını denetlemek de devletin sorumluluğunda. Klasik çalışma endüstrisi 3 taraftan oluşur; işçi, işveren ve devlet.

    İlk akla gelen işçinin bir hatasının, eksikliğinin olup olmadığı mı yani?
    Çok doğru. Bu kazanın en yakıcı olduğu yer işyeridir. İşveren açısından bütün o çalışanları disipline etmek ve çeşitli mekanizmalarla kontrol altında işverenliğin en önemli kısımlarından biri. Biliyoruz ki, pekçok işçi hareketi yanındaki arkadaşının öldüğünü gördükten sonra, büyük, kitlesel iş kazalarından sonra oluşmuştur. Burada ciddi bir sosyal çatışma potansiyeli var. İşte bu yüzden ateşe en yakın yerde, ateşin düştüğü yerlerde bu tarz bir ideoloji ve söylem ihtiyacı çok daha yüksek oluyor. İşçi sağlığı, iş güvenliği dediğimiz mesele yalnızca mavi yakalıları ilgilendirmediği için, “yanındakini suçla” düz mantığı ile zincirin son halkasını suçlamak, kendini de temize çıkarma meselesi esasında ofisinden, tersanesine, dershanesinden, üniversitesine çok yaygın ve yaygınlaştırılan bir söylem. Ama hiçbir iş organizasyonunda kimse evinde tek başına üretmiyor; hepimiz büyük bir üretim sürecinin parçasıyız. Bu işler insan eliyle organize ediliyor. Ve bu kazalar ve hastalıklar o organizasyon içerisinde aktif olarak hazırlanıyor. Müdahale edeceğimiz nokta, analiz edeceğimiz şey bu. Bizim Meclis’in çalışmaları da buraya odaklanıyor: Kolektif olarak bu riskler nasıl hazırlanıyor ve kolektif olarak nasıl engellenebilir?

    Bu riskler konusunu biraz daha açabilir miyiz? İşçi sağlığını tehdit eden riskler sadece kazalar değil, öyle değil mi?
    İş kazasını, insanı anında ölüme ya da sakatlanmaya götüren riskler diye tanımlayabiliriz, ama işçi sağlığını, iş güvenliğini yalnızca iş kazası oluşturmaz; psikososyal riskler ve meslek hastalıkları da var. Mesela, asbest denilen, kullanımı Türkiye’de ancak 2010 sonunda yasaklanmış olan, sistematik olarak hem üretimi hem de tüketimi neredeyse kesinlikle akciğer zarı ve akciğer kanserine yol açan bir yalıtım lifi bu. Tozlu çalışma ortamlarında oluşan hastalıklar, kot kumlama işçilerinde silikozis çok geç ortaya çıktı biliyorsunuz; bunlar da hep meslek hastalığı. Dilovası’nda petrokimyasallarla yapılan üretim içinde oluşan kanserler, 20 sene boyunca o fabrikada çalışmış birinin akciğer kanserinden ölmesi, çok büyük bir ihtimalle, kalıtımla ilgili bir mesele değil. Çalışma kaynaklı hastalıklar bugün, kazalardan daha çok insanı yavaş yavaş öldürüyor. Bunlara sadece beden işi yapan işçiler de maruz kalmıyor. Çok yoğun ofisi içi çalışmaktan, burada yoğun rekabet, bireyselleştirilmiş performans baskısına ve mobbinge maruz bırakılmaktan, kalp hastalıkları, solunum yetersizlikleri, depresyon gibi hastalıklar ortaya çıkıyor, bunlar da meslek hastalıklarıdır. Durup dururken değil, işe bağlı, iş kaynaklı ve çalışırken oluşmuşlardır. Her gün çalışıyorsun ve yavaş yavaş sağlığını kaybediyorsun, yavaş yavaş ölüyorsun yani. Türkiye’de ise neredeyse hiç kayıt altına alınamamış bir konu bu. Psikososyal riskler için de, daha çok hizmetler sektörünün yoğunlaşmasıyla, işyeri intiharlarına kadar götürebilecek olan ofis içi acılardan bahsediyoruz.

    İşçi ölümlerinde de birinciyiz değil mi?
    Kayıt içine alınabilen kazalarda ve Avrupa’da, evet. Kazalarda kayıtdışı bırakma oranı daha az. Ölümle sonuçlandığı için adli bir vaka. Meslek hastalıklarında uzun süreli hastane kayıtlarının, SGK kayıtlarının tutulabilmesi lazım, o işçinin orada çalıştığını kanıtlayabilmesi lazım, fakat çalışanların resmen yüzde 50’sinin kayıtdışı sektörde çalıştığı bir ülkeyiz. Her yerden özel hastane fışkırıyor, ama nedense 25 milyon resmi çalışanı olan Türkiye’de varolan depresyonun, akciğer kanserinin, kalp hastalığının, sağırlığın vb. meslekle ilgili olduğunu tescil ettirebileceğiniz sadece 3 tane hastane var. Bu yüzden, Türkiye’de geçen sene resmen, tescil edilebilmiş meslek hastalığı sonucunda ölmüş hasta gözükmüyor. 1563 çalışan, iş kazasından ölmüş, koca Türkiye’de sadece 123 kişi de meslek hastalığı yüzünden çalışamaz hale gelmiş gözüküyor. Sanayileşme tarihi yüzyıla yaklaşacak, kömürle, kurşunla, kadmiyumla, petrokimyasallarla, asbest ile üretim yapan işçi nesli üçü, dördü geçti. OECD ortalamasında haftada 66 saat ile en uzun haftalık çalışma saatine sahip ülkeyiz. Ama gel gör ki, meslek hastalığından ölüm yok gözüküyor!

    En çok hangi sektörde işçi ölümü gerçekleşiyor?
    Şu anda iş kazalarından oransal olarak en çok inşaat sektöründe işçiler ölüyor. Türkiye’nin ekonomisinin büyüme oranının neredeyse iki misli üstünde büyüyor inşaat sektörü. Onun dışında mevsimlik işçiler yazın işe giderken, kitlesel olarak ölüyorlar. Madencilik sektörü hep çok can almış. Fakat yeni olan, Türk Taşkömürü Kurumu’nun zayıflaması ile taşeron ocaklarında ve onların göz yumduğu kaçak ocaklarda ölümlerin yoğunlaşması. Yine sıcaklarda, tersane işçilerinin ölümleri artıyor, hem gemi yapımında hem gemi sökümünde.

    Kadın cinayetleri konusunda da veri açıklanmıyor, neden devlet bu verileri açıklamıyor?
    Çünkü tanımlanmıyor. Türkiye’deki klasik ‘çalışan’ tanımına ne ev kadınları, ne eve temizliğe giden kadınlar, ne de ev eksenli çalışanlar giriyor. Halbuki bunların hepsi toplumsal emek. Onların toplumsal işi tanınmadıkça, itibarsızlaştırıldıkça, bunun sonuçlarından biri de artan ev içi şiddet oluyor. Tarım hızla, hazırlıksız çözülüyor, eski ücretsiz aile işçisi kadınlar, kentlere göç ediyor. Fakat kentler demek, kentsel dönüşümle ulaşılmaz kılınmış konut sahipliği ve güvencesizlik şartlarında varoşlara yerleşmek demek. Şiddetin bunlarla ilgisi olmaması mümkün mü? Bu da çalışanların sağlığı ile ilgili bir konu.

    Askerlik yaparken, zorunlu tutulmuş bir ‘çalışmada bulunurken’ intihar edenler ne olacak? Bu rakamlar çok ciddi bir seviyededir. İşyeri intiharlarının, iş kazası olarak tescil edilemediği yerde tabii asker intiharları da bu şekilde tescil edilemiyor. Ama onların da çalışırken, psikolojik ve fiziksel sağlıklarını kaybetmediklerini kim iddia edebilir?

    Verilerle ilgili sorumuza geri dönersek?
    Türkiye’de bu konudaki resmi verileri Sosyal Sigortalar Kurumu açıklıyor. 2011 için verilen 1563 ölümlü iş kazası sayısı ne ifade ediyor? 2011’de çalışırken ölenleri ifade etmiyor. O senenin verisi değil, yani bilinmesi gereken risk alanlarını veren bir veri değil, o sene dosyası kapatılanlara dair bürokratik bir veri. 2011 senesinde sektörler arasında hangi riskler artıyor bunu bilemiyoruz. Zira 2003 senesinde ölen bir işçinin işlemi 2011’de bitebilir. Meslek hastalıkları sonucu ölümün ne yazık ki kayıt altına neredeyse hiç alınmadığını söyledik. Fransa’da günde iki işçi kazada ölüyorsa, sekiz çalışan da asbeste bağlı meslek hastalıklarından hayatını kaybetmiyor. Türkiye’de günde resmen 3 ila 4 işçi öldüğüne göre, yaklaşık 10, 15 kişinin de aslen mesleğe bağlı nedenlerle bir hastalık sürecinden sonra öldüğünü farzedebiliriz. Bergama’da çalışan bir altın madeni işçisi, azotlu gübreye bata çıka çalışan tarım işçisi, asbestle yatıp kalkan gemi söküm işçisini veya Maslak’ta haftada 70 saat çalışan banka memuresi ‘hastalıktan öldüğünde’ ne diyeceğiz: Sırf “Allah rahmet eylesin!” mi?

    [​IMG]

    İşçi ölümlerinin durdurulabilmesi için en önemli etkenlerden birisi konunun muhataplarının, mağdur olan ailenin, işçi yakınının süreçte aktif olarak yer alabilmesi. Bunun nasıl olabileceğini düşünüyorsunuz?
    Kronolojik sıraya koyarsak, birincisi Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde Limter-İş Sendikası’nın, yerelde çok güçlü olmasalar bile, “yaşam hakkı” üzerinden, bu meseleyi Türkiye’nin geniş orta sınıfının gündemine sokma konusunda önemli bir rolü olduğunu söylemek lazım. İkinci önemli örgütlenme, Kot İşçileri Dayanışma Derneği’nin uzun soluklu kampanyasıdır. Slikozisin, kot kumlayarak da oluşacağı, ilk defa Türkiye’de bu hareket sayesinde tespit ve tescil edildi ve yasaklandı. Ve şu anda en önemli dinamik 2010’da’ki Davutpaşa patlamasının akabinde oluşan ailelerin örgütlenmesi. Orada büyük işveren hatasından çok, İstanbul’un göbeğinde bir fişek atölyesine plastik atölyesi olarak ruhsat verilmesi, pekçok kamu kurumunun denetleme ihmalimi gördük. Bu acıyla birleştirilmiş ailelere, Bir Umut Derneği önemli bir hukuki ve politik destek sağlıyor. Pazar günleri Galatarasay’da Cumartesi Anneleri’nin acılarını ifade etme tarzından mülhem, “adalet ve yas nöbeti” tutuyor aileler. Set işçisinden, dershane öğretmenine, üst düzey yöneticiden, tersane işçisine, bugün yas nöbeti tutanları geçip giderken izleyenlerin, bir gün yas nöbeti tutanların olduğu tarafa geçebileceklerini hatırlatıyorlar mücadeleleriyle. İşin en önemli yanı da bence, bu bilgi ve dayanışma ağlarını, diğer iş mağdurlarıyla da dalga dalga paylaşıyor olmaları: Ostim, Bedaş, Van Bayram Oteli gibi. Dünya örneklerinde de benim görebildiğim, bu işin motor gücü yakınını kaybetmiş aileler oluşturuyorlar. Onların mücadelesi esas, sendikaları da, yerel örgütleri de harekete geçirdi. Can ve sağlık meselesi üzerinden, yakınını veya sağlığını kaybedenlerin adaleti sağlamak için bir araya gelmesi sorumluların cezasız kalmamasını sağlayan en önemli motor güç. Çok büyük şirketlerin ciddi ve kamuoyuna mal olan ceza davası süreçlerinden geçmesi çok önemli. Türkiye’de çok büyük gürültü çıkarmadan ama yavaş yavaş çok önemli bir örgütlenme yaşanıyor bu konuda. Hukuksal alandaki tüm tepeden dönüşümlere ve eskiden kalma bazı atıllıklara rağmen. Hukukun imkânlarını da kullanıyorlar, aynı zamanda bu sistemin meşruiyetini ve adaletini de sorguluyorlar.

    Mevcut yasalar var aslında konuyla ilgili ancak uygulamada sorunlar olduğunu görüyoruz. Gerçek sorumluların yargılanabilmesi için nasıl bir politika izlenmesi gerekiyor?
    Biz ne kadar kanunu ince ince analiz edip, öneriler getirsek de, en önemli dönüştürücü güç somut sürecin içerisinden kendi acısıyla geçen aileler, şu anda olduğu gibi bilgilerini kamusal alanda paylaşınca oluşacaktır diye düşünüyorum. Şu anda sorun, hukuk değil, onu harekete geçirecek örgütlenmeler, adaleti talep edecek güç.
    Peki, işveren ve denetimi yapan bu hükümet arasındaki sorumluluk ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Üçlü ve ikili ittifak olarak tanımlanabilir. Devlet ve işveren diyelim. Devlet kendi organları ile işçi sağlığının ve güvenliğinin sağlandığını denetlemek yükümlülüğündedir. Bu organlar arasında, mesela Türkiye’de Çalışma Bakanlığı’na bağlı tanımlanmış İş Teftiş Kurulu var Türkiye’deki toplam 2 milyon işyerini, 450 adet iş müfettişinin denetlemesini bekliyoruz ki bu bir seçimdir, bir politikasızlık politikasıdır. Aynı zamanda, bu 450 kişinin özerkliği de, bağımsızlığı da kısıtlanmış bir şekilde. Bu, hükümetin sınıfsal anlamda tercihlerini de çok güzel yansıtan bir tablo mevcut. Burada bir işbirliği var. İşçi sağlığı ve güvenliğini sağlamakta sorumlu işverendir. Can söz konusu olduğu zaman bile bu sınıfsal tercihi yapıyor devlet. Türkiye’de ölümlerin çok büyük bir kısmı teknik olarak, iş organizasyonu ele alınarak, çalışanlar güçlendirilerek engellenebilir.

    Başbakan sürekli ekonomimizin çok büyüdüğünü söylüyor. Ama altındaki bedeller çok ağır ödeniyor.
    Türkiye’de de, dünyada da ekonomik büyümenin nimetleri ortak ve eşit dağıtılmıyor. Toplum sınıflara bölünmüş, cinsiyetlere, bölgesel eşitsizliklere bölünmüş bir vaziyette. Bugün Türkiye’de savaşırkenden daha fazla insan çalışırken ölüyor. Olağanüstü koşullardan daha fazla insan, ‘olağan çalışma koşullarında’ ölüyor.07.10.2012

    Kaynak: Yarın Haber abç