1. İSGForum'a Hoş Geldiniz..
    İSGForum gerçek hayatta 'İş Güvenliği ve Çevre' adına yaşadığınız her şeyi olduğu gibi burada paylaşmanızı, kişilerle iletişim kurmanızı sağlar. Fotoğraf albümü, durum güncelleme, yorum, konu, mesaj vb. şeyleri istediğiniz herkese paylaşabilirsiniz. Üniversite arkadaşlarınızı bulabilir, onları takip edebilir ve onlarla iletişim kurabilirsiniz. Duvarlarına yazarak yorum formatında sohbet edebilirsiniz. İSGForum ile ortamınızı kurabilir, kişilerle fikir - bilgi alışverişi yapabilir ve etkinlikler düzenleyebilirsiniz. İSGForum'un tüm hizmetleri kuruluşundan beri ücretsizdir ve ücretsiz olarak kalacaktır. Daha fazla bilgi için site turumuza katılmak ister misiniz? O zaman buraya tıklayınız :) Giriş yapmak ya da kayıt olmak için .

Nasıl bir 'sel ve taşkın yönetimi'?[haber-bilgi]

Konusu 'Acil Durum Faaliyetleri' forumundadır ve Erkan Dündar tarafından 10 Ağustos 2014 başlatılmıştır.

  1. Erkan Dündar İSGforum Üyesi

    • Site Yöneticisi
    İl Temsilciliği:
    Trabzon
    Sertifika Numarası:
    47086
    Uzmanlık Sınıfı:
    B Sınıfı Uzman
    Nasıl bir 'Taşkın Yönetim'?
    [​IMG]

    ÖMER FARUK NOYAN*
    9 Ağustos 2014, Cumartesi

    Sel ve taşkınlarla artık daha sık boğuşur olduk. İklimler değişiyor, mevsimleri doğru-dürüst yaşamıyoruz.

    Coğrafya kitaplarındaki iklimler bölümü yeniden ele alınmayı gerektiriyor. Klasik yaklaşımla, belli bir bölge için belli bir iklim tipinden söz etmek artık çok zor. Türkiye bundan böyle yarı tropikal (sub-tropical) iklim kuşağında kabul edilecek büyük ihtimalle. Yaşadığımız, küresel ölçekte bir iklim değişikliği süreci. Kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtlar giderek daha büyük miktarlarda tüketiliyor. Bu da, sera gazı olan karbon dioksidin Atmosfer’de artan oranda birikmesine yol açıyor. Kışın güneşin altında pencereleri kapalı şekilde bırakılan bir otomobilin içi nasıl tıpkı bir sera gibi ısınırsa, Aşağı Atmosfer de (Troposfer) giderek daha fazla ısınıyor (sera etkisi). Buna bağlı olarak buharlaşma hızı artıyor ve bu da yağış anomalilerine sebebiyet veriyor. Yerküre’nin yıllık yağış bütçesi pek değişmediğinden (yıllık 400 trilyon ton civarında) belli bir anda yeryüzünün bazı bölgeleri anormal yağış ve taşkınlara mâruz kalırken başka bölgelerinde de kuraklık meydana geliyor. Bütün dünyada geçerli bu durumdan Türkiye de nasibini alıyor, hangi bölgede ne zaman aşırı yağış veya kuraklık görüleceği bilinmiyor. Bir başka deyişle, saatten aya değişen zaman dilimlerinde herhangi bir bölgede geçmiştekilerle karşılaştırılamayacak ölçüde aşırı yağış veya ciddi kuraklık meydana gelebiliyor.

    Son yirmi yılda Türkiye’de bunu çok ciddi ve de üzücü örnekleriyle yaşadık. Sadece 1995 yılında İzmir ve Senirkent’te (Isparta) meydana gelen taşkınlarda 100’e yakın insanımız hayatını kaybetti. İzmir gibi deniz kenarındaki bir şehir, yağmur suyunu denize boşaltamadı. Bugün de benzer bir durum söz konusu. Hemen hergün farklı bölgelerden can kayıplarına da yol açan taşkın haberleri geliyor.

    BU KONUDA BİR ŞEY YAPILABİLİR Mİ?

    Bunun en kestirme cevabını, ülkemiz ile ABD, Avrupa, Japonya veya Güney Kore arasında bir mukayese yaptığımızda bulabiliriz. Aynı zaman diliminde (meselâ yirmi dakika veya dört saat zarfında) metrekareye aynı miktar yağış (meselâ yirmi kilogram veya 150 kilogram) yukarıdaki gelişmiş ülkelerin herhangi bir bölgesine düştüğünde taşkın meydana gelmiyor, fakat Türkiye’nin herhangi bir noktasında afet hâlini alıyor. Meselâ mayıs ayı başında Gökçeada’da üç saat elli dakika zarfında metrekareye düşen yaklaşık 145 kilogram yağış bir felakete yol açtı. Deniz ortasında küçük bir ada yağış suyunu denize boşaltmayı beceremedi. Neden? Yanlış şehirleşme ve yanlış belediyecilik anlayışımız yüzünden. Sorunun cevabını tamamlayalım: Evet, tufanı çağrıştıran boyutlarda bir yağış ve taşkınla hiçbir beşerî tedbir başa çıkamaz, fakat yönetilebilir sınırlar içindeki yağışın taşkına yol açmaması için bir şeyler yapılabilir. Türkiye’de ise, öncelikle konuya yaklaşım mantığının değişmesi gerekiyor.

    “Belediyecilik nedir?” sorusuna verilebilecek insan-merkezli bir cevap şu olabilir: “Halka hayatı rahat yaşatma sanatı.” Türkiye’de örneklerini pek görmediğimiz bir durum. Bu ülkede insanlar taşkınları aşırı yağışın tabii sonucu olarak görmediği, belediyelerin açık ihmalleri karşısında hukukî yollara başvurduğu gün, doğru belediyecilik uygulamaları görme şansımız artacak demektir. Büyükşehir statüsü verilen illerde belediyeler artık bütün il sınırları içinde sorumluluk taşıyacaklar. Ortadan kalkan İl Özel İdareleri’nin fonksiyonlarını da üstlenecekler. Sadece şehir merkezinde değil, tarım alanlarında ve sanayi bölgelerinde de taşkına karşı tedbir geliştirmeleri gerekecek. İlgili bakanlıklara bağlı kuruluşlar (DSİ, Karayolları, sulak alanlar vs.) ile koordinasyon içinde hareket etmek durumunda kalacaklar. İşlerin daha iyiye gideceğine dair bir iyimserlik taşıyabilir miyiz? Türkiye tecrübesi bize birçok işin ortada kalacağı fikrini telkin ediyor. İnşaAllah yanılırız.

    ÖNCÜ ROL, BELEDİYELERİN...

    Taşkın yönetimi aslında entegre bir süreç, fakat en önemli ayağını ancak belediyelerin yapacağı çalışmalar oluşturuyor. Bu konuda gelişmiş ülkelerdeki temel felsefe şudur: Taşkını, a) mümkünse önleme, b) mümkün değilse etkisini azaltma, c) sonuçlarını en hızlı şekilde telafi etme, hatta taşkın suyunu olabildiğince depolama. Entegre taşkın yönetimi yerküreden eve, haftadan saate uzanan geniş bir uzay-zaman ölçeğini kapsar:

    1 Öncelikle bölge ölçeğinde orta-uzun vâdeyi esas alan makro-planlamalar gerçekleştirilir. Taşkına yol açan birinci faktör, çay, dere, nehir gibi yüzey sularıdır, çünkü bunlar zâten hâl-i hazırda su taşıyan ve biriktiren dinamik haznelerdir; ikinci olarak doğrudan yağmur suyudur. Gökten gelen yağış engellenemez, fakat yüzeyde akan suların taşması engellenebilir.

    2) Şehrin içinden, yakınından veya uzağından geçen akarsuların yatakları sürekli olarak temizlik, bakım ve ıslaha tâbi tutulur, derinleştirilir, genişletilir, toprakla-çöple dolmasını engellemek için bazı kenar kısımları betonlanır (akarsuyun sediman değil su taşıması esastır), ve açılan yan kanallarla belli kısımlarda yükü dağıtılır (Paris’te Seine nehri örneği).

    3) Yağmur suyunun şehir içinde yüzeyde birikmemesi, süratle yeraltına alınması iki yolla olur. Birincisi doğrudan toprak zeminden yeraltına süzülme şeklinde, ikincisi ızgaralardan kanal sistemine alınma şeklinde. Fakat, yüzeyinin çok büyük kısmı beton ve asfaltla kaplanmış olan şehirlerimizde suyun yeraltına tabiî yollardan süzüleceği toprak ve yeşil alan çok az oranlardadır. Jeomorfolojiye (yükselti, vadi, dere yatağı vs.) ve yüzey sularına (akarsu, dere, göl vs.) bağlı olarak şehir-içi ve şehir-dışı ortamda yağışla gelecek ve taşkına yol açacak doğrudan (yağan yağmur) ve dolaylı (taşan akarsu) aşırı suyun öncelikle yeraltına alınmasına yönelik planlama yapılır. Unutmayalım: suyun yüzeydeki yokluğu da (kuraklık), çokluğu da (taşkın) istenmeyen bir durumdur, ve çözüm, suyun mümkün olduğunca yeraltına süzülmesiyle ve taşkın barajlarında toplanmasıyla mümkündür.

    4) Yağmur suyu şehir ortamında evsel atıkların kanalize olduğu altyapıdan farklı bir kanal sisteminde toplanır. Bu, ikinci bir altyapı demektir. Böylece hem atık kanallarının yükü hafifletilir, hem de yağmur suyu kirletilmeden deniz, göl ve akarsulara bırakılır ve kısmen belli depolarda toplanır (İzmir’de Karşıyaka ve Buca’da bu sistem yavaş da olsa yaygınlaştırılmaktadır). Almanya ve Belçika’da 1990’ların sonunda başlatılan bir uygulama Avrupa’da giderek kanunî bir gereklilik hâline gelmektedir. Buna göre, inşa edilen bir ev veya işyeri, ancak çatısında yağmur suyu toplama ve altyapısında da bunu depolama sistemi kurduğu takdirde belediyeden ruhsat alabilmektedir.

    5) Şehrin aşırı yağışta göl veya nehre dönüşmemesi için ızgaralar çöple tıkanmış olmamalı, sürekli bakım yapılmalı, halk bilinçlendirilmedir. Ev ve işyerlerinin su baskınına uğramasını engellemenin yolu kaldırımları yükseltmek değildir. Gelişmiş ülkelerde kaldırımlar insanların, bilhassa yaşlı, hasta, çocuklu, arabalı, engelli, hasta, hamilelerin rahat yürümesi için olabildiğince alçak yapılırken, Türkiye’de taşkını önlemek için yükseltilmekte, kaldırımdan inip çıkmak âdeta bir eziyete dönüşmektedir.

    6) Adalarda veya anakaradaki yerleşim merkezlerinde en yüksek kotlar insan ve motorlu araç için toplanma alanı olarak hazırlanır, bu noktalara ulaşım kanalları açık tutulur. Adalarda, deniz, göl veya nehir kenarındaki yerleşim merkezlerinde su haznesine dik açılan bütün cadde ve sokaklar ve bunların altındaki kanallar yağmur sularını bu hazneye ulaştırma görevi görür.

    7) Uydu gözlemlerine dayalı meteorolojik veri akışı süreklilik arz eder. Böylece hangi bölgede ne kadar zaman sonra ve süreyle ne miktar yağış getirecek, hangi kalınlıkta bulut oluşumunun hangi yönlü rüzgar sistemlerinin etkisiyle ortaya çıkacağı tahmin edilir.

    8) Yağış alacak bölgedeki geçmiş taşkın istatistikleri dikkate alınarak karşılaşılacak yeni tablo tahmin edilir. Geçmiş taşkınlardan sonra alınmış uydu fotoğrafları ve bölgede meydana gelmiş beşerî-tabiî değişiklikler dikkate alınarak risk haritaları güncellenir (hangi noktalar göle dönüşüyor, hangi yollar kapanıyor, hangi bölgelerde heyelan riski artıyor?).

    9) İçinden nehir geçen şehirlerde nehrin kenarında su seviyesinin yükselmesine bağlı olarak tamamen su basıncıyla otomatik olarak yükselen ve su seviyesi düştükten sonra inen çelik levhalar şeklinde setler inşa edilir (İngiltere, Avustralya örneği). ABD’de Mississipi Nehri’nde taşkın riski olan toplam 3000 kilometre boyunca ortalama yüksekliği 15 metre olan sabit setler yükseltilmiştir.

    10) Kum torbalarıyla nihaî noktada ev ve işyerlerini taşkın sularının basması engellenir.

    11) Sigorta şirketleri sık sık taşkın yaşayan bölgelerdeki ev ve işyerleri için yüksek prim ister. Bu da, yüksek standartlı tedbirlerin alınmasını teşvik sadedinde orta-uzun vâdede işe yarayabilir. Bu konuda da belediyeler öncü rol üstlenir.

    ABD ve Fransa’da bölge ölçeğinde idarî sistem en büyük akarsu havzası esas alınarak kurulmuştur. Böylece akarsu tek elden yönetilir. Türkiye’de ise 26 büyük akarsu havzası bütünüyle ortada kalmıştır. Meselâ Uşak ili sınırlarında doğan Gediz Nehri, Manisa ilinden geçip İzmir’de denize dökülmektedir. Bu arada nehir geçtiği hemen her yerleşim merkezinde kirletilmekte, taşkın yapmaması için planlı-sistematik bakım yapılmamakta, sorumluluk hiçbir il tarafından sahiplenilmemektedir. Manisa merkezde fazla yağış olmasa bile, çok uzaktaki Demirköprü baraj gölü yağış sebebiyle aşırı dolunca kapaklar açılıp Gediz boyunca taşkınlara sebebiyet verilmektedir. Türkiye’nin nüfus, sanayi, tarım, turizm-yoğun havzalarının başında gelen Sakarya Nehri’nin bilhassa kuzeye Karadeniz’e doğru dirsek yaptıktan sonraki yüzlerce kilometrelik yolu boyunca planlanması gereken taşkın yönetimi konusunda, hazırlanmış birkaç rapor dışında ciddi hiçbir teknik projelendirme geliştirilmemiş olması, durumumuzun vahametini anlamak açısından yeter. Halbuki, bütün büyük akarsu havzalarında insanlar ve insan-yapısı her şey su yatağından uzak tutulmalıdır. Tabiî göllerle bağlantılı (meselâ Sapanca) taşkın barajı ve gölet planlaması yapılmalıdır. Bugün İngiltere gibi ülkelerde taşkın suyu denize boşalmadan baraj gölleri ve göletlerde olabildiğince toplanmakta, yağışsız dönemlerde faydalanılmaktadır.

    Ormanlar yağmurun düşme hızını frenler, toprağın oyulmasını ve erozyonu engeller. Böylece suyun bir kısmı yeraltına yavaşça süzülür, bir kısmı da yüzeye ve zamana yayılarak akış yapar, akut taşkın etkisi azalır. Türkiye’deki orman politikası bunu ne ölçüde dikkate almaktadır, bu da bir soru işaretidir.

    Sonuç itibarıyla, bir ev veya işyerini su basmaması öncelikle belediyelerin sorumluluğu altındadır. Ne yazık ki kamuoyu bunun pek bilincinde değil. Türkiye’de daha ucuza mâl olacak şehir-içi taşkın yönetimi konusunda bile uzun vâdeli ciddi çalışmalar yapılmıyor. Altyapıya harcanan para göze gözükmediği için belediyelerin büyük kısmı bu probleme kalıcı çözüm bulma konusunda isteksiz. Halbuki belediyecilik insan haklarına saygıyı esas alan ve milletin vergisiyle icra edilen teknik bir konudur; tıpkı devlet yönetimi gibi.

    *Yrd. Doç. Dr., Celâl Bayar Üniversitesi

    KAYNAK