1. İSGForum'a Hoş Geldiniz..
    İSGForum gerçek hayatta 'İş Güvenliği ve Çevre' adına yaşadığınız her şeyi olduğu gibi burada paylaşmanızı, kişilerle iletişim kurmanızı sağlar. Fotoğraf albümü, durum güncelleme, yorum, konu, mesaj vb. şeyleri istediğiniz herkese paylaşabilirsiniz. Üniversite arkadaşlarınızı bulabilir, onları takip edebilir ve onlarla iletişim kurabilirsiniz. Duvarlarına yazarak yorum formatında sohbet edebilirsiniz. İSGForum ile ortamınızı kurabilir, kişilerle fikir - bilgi alışverişi yapabilir ve etkinlikler düzenleyebilirsiniz. İSGForum'un tüm hizmetleri kuruluşundan beri ücretsizdir ve ücretsiz olarak kalacaktır. Daha fazla bilgi için site turumuza katılmak ister misiniz? O zaman buraya tıklayınız :) Giriş yapmak ya da kayıt olmak için .

Soma’ya gözyaşı ya da geçmişe hüzünlü bir yolculuk…hasan cemal

Konusu 'Köşe Yazıları' forumundadır ve Erkan Dündar tarafından 16 Mayıs 2014 başlatılmıştır.

  1. Erkan Dündar İSGforum Üyesi

    • Site Yöneticisi
    İl Temsilciliği:
    Trabzon
    Sertifika Numarası:
    47086
    Uzmanlık Sınıfı:
    B Sınıfı Uzman
    Soma’ya gözyaşı ya da geçmişe hüzünlü bir yolculuk...
    Paris, St. Germain’de Cafe de Magots.
    Canım hiç yazı yazmak istemiyor.
    Soma’dan canlı yayında göz yaşlarını tutamayan sevgili meslektaşım Cüneyt Özdemir’i izliyorum videodan...
    Hayatını kaybeden bir maden işçisinin avucundan çıkan kağıtta şu yazılıymış:
    “Oğlum, hakkını helal et!”
    Bir de, ‘Soma katliamı’ndan sağ kurtulabilen o madencinin sedyeyle ambulansa bindirilirkenki o cümlesi:
    “Çizmem kirli, çıkarayım mı?..”

    [​IMG]
    Hemingway’in köşesinde

    Maden deyince hep Zonguldak gelir aklıma. Gözyaşları aktı, acılar yaşandı ama yazdık, unuttuk

    İki gündür içim paramparça.
    Kahve çok tenha.
    Üstelik o köşe boş.
    Gidip oturuyorum.
    Hemingway’le baş başayım.
    İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde, Paris Nazi işgalinden kurtulur kurtulmaz, o da gelip Magots’da bu köşede bir fotoğraf çektirmiş...
    Paris’e gelirken benim niyetim, bu fotoğrafın altında oturup Hemingway’le başbaşa diye nostaljik bir yazı yazmaktı.
    Ayrıca, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım isimli kitabımın önsözünü 1999 yılında bu köşede yazmıştım.
    Anlaşılan, o tarihlerde bir şeylere özenmişim.
    Hayata dair hayallerimden, rüyalarımdan söz etmiştim o önsözde.
    Hızla geçip giden zamanın peşinden nafile bir koşu yapmak hoşuma gitmişti.
    İz bırakmak!
    Sanıyorum, şöyle ya da böyle iz bırakmak insanoğlunun egosunu okşuyor.

    Yer altında ölüm, yer yüzünde tekme, tokat!
    [​IMG]
    Bilgisayarımda bir video izliyorum.
    Başbakan Erdoğan canlı bir kalabalığın içinde adım adım güçlükle yürüyor. Etrafında, polis ve jandarmadan oluşan kat kat, iç içe güvenlik kordonları.
    Bir itiş kakıştır gidiyor.
    Sesler yükseliyor:
    - Başbakan istifa, Başbakan istifa!
    - Yuh! Yuh!
    Protesto, bağırış çağırış ve çığlık sesleri arasında bir markete giriyor ya da sığınıyor.
    O da ne, Başbakan yumruk mu atıyor?..
    Yoksa bir tokat mı?..
    Ama videodan tam anlaşılmıyor.
    Havaya kalkan bir el var ama kimin?..
    Sonra bir video daha düşüyor internete. Aynı anlar, ama başka bir açıyla. Bu kez bir tokat sesi duyuluyor. Sonra Erdoğan gözüküyor, eli bir gencin boynunda, bağırıyor:
    Niye kaçıyorsun lan!
    Birkaç saniye sonra takım elbiseli adamlar aynı genci sıkıştırmış döverken gözüküyor.
    Daha sonra genç bir adam Kanal D’ye konuşuyor:
    “Evet, Başbakan bana bir tokat attı. Ama istem dışı oldu. Herhalde pişmandır o da şimdi.”
    Bütün bunlar gerçek mi?..
    İnanamıyorum.
    Kendi kendime bir kez daha soruyorum:
    Tayyip Erdoğan nereye?
    Öte yandan, o fotoğrafa bir daha bakıyorum.
    Başında iki jandarmayla yerde yatan ve kendini korumaya çalışan bir vatandaşı gaddarca tekmeleyen o genç adam… Başbakan Erdoğan’ın müşavirlerinden biriymiş...

    Kaza mı, kabul mü?
    Biz gazeteci milleti de sorumluyuz Soma katliamından!

    Ölü sayısı 283’e yükselmiş...
    Evet bir katliam!
    Soma katliamı bunun adı.
    Maden işçileri için, emekçiler için gerçekten kapkara bir gün.
    Sibel Yerdeniz’in T24’teki yazısının başlığı:
    Kömür karasıdır kanayan...
    Başbakan Erdoğan’ın konuşmasının bazı bölümleri insana Allah Allah dedirtiyor. “Literatürde iş kazası var” derken, büyük maden kazalarında 19. yüzyıla kadar gidebiliyor örnek verirken...
    Akıl alır gibi değil.
    HT’de Abdurrahman Yıldırım’ın köşesine bakıyorum.
    Türkiye iş kazalarında Avrupa birincisi, dünya üçüncüsü... Milyon ton taş kömürü üretim başına düşen ölüm sayısı:

    Türkiye’de 7.22...
    ABD’de 0.02...
    Çin’de 1.27...


    Çin, yaptığı reformlarla kazaları yüzde 4.08’den 1’e doğru indirmiş...
    Bizde insan hayatı demek hala bu kadar ucuz...
    Yazıktır, günahtır.

    Biz gazeteci milleti de sorumluyuz
    [​IMG]
    Gazetecilik hayatımdaki maden kazalarını hatırlamaya çalışıyorum.
    Maden deyince hep Zonguldak gelir aklıma. Ne çok acılar yaşadı, gözyaşı akıttı Zonguldak’taki maden işçileriyle aileleri.
    Gözyaşı aktı, acılar yaşandı ama yazdık, unuttuk.
    Bu hep tekrar etti kendini.
    Unuttuk, bir dahaki büyük acıya kadar.
    Takipçisi olmadık.
    Olmadığımız için de acılar devam etti gitti.
    Soma katliamına da böyle geldik.
    Hepimiz sorumluyuz bundan.
    Yalnız maden sahipleri değil, yalnız sanayiciler değil, yalnız siyasetçiler, siyasi iktidarlar değil, biz gazeteci milleti de sorumluyuz yaşanan büyük acılardan.
    Çünkü işin peşini bıraktık faciaların.
    Gazetecilik mesleğinin en temel ilkesi olan ‘fikri takip’i boşladık.
    Hesap sormadık.
    Didik didik etmedik.
    Attığımız duygusal, cılkı çıkmış klişe manşetlerden sonra işin peşini bıraktık.
    Böylesine korkunç bir kaza, böylesine bir katliam demokratik rejimlerde hükümetleri götürür, başbakanları ya da en azından ilgili bakanları götürür.
    Bizde olmuyor, olamıyor.
    Kimsenin kılı kıpırdamıyor.
    Çığlıklar bir süre sonra dipsiz kuyularda yitip gidiyor.
    Yitip gittiği için de büyük acıları yaşamaya devam ediyoruz.
    Ne yazık!

    [​IMG]
    Hayal köşesi

    Hemingway’i kendi başına bıraktım.
    Palette’e doğru yürüyorum.
    Bu saatte kimsecikler yoktur.
    Arka tarafta bir köşeye ilişip ileriye dönük hayallerimle başbaşa kalmak istiyorum.
    Neden?..
    En nefret ettiğim şey, önümde geçmişimden başka bir şey kalmadı demek de ondan...
    Bu arada, belki bir bardak kırmızı şarap eşliğinde, Abidin Bey’e de, Ömer Uluç’a da bir selam sarkıtırım kim bilir.

    Yıkılan hayallere değil ama…
    Bir katliam bizde hiçbir siyasinin kılını kıpırdatmıyor, çığlıklar dipsiz kuyularda yitip gidiyor
    Yıllar ne çabuk geçiyor.
    En iyisi, Borges’in deyişiyle, kendini yazıya dökmek...
    Hayatımda hayaller hiç eksik olmadı.
    Nazım Hikmet’in dediği gibi umutsuz yaşanmıyor.
    Yıkılıp giden hayallerim için hiç ağlamadım.
    Ama Pallette’de, tenha bir köşede kırmızı şarabımı yudumlarken...
    Maziye hüzünlü bir yolculuk yaparken...
    Soma katliamı’nda hayatını kaybeden maden işçileriyle aileleri ve yakınları için de ağladım.
    Hayat bazen çok acımasız...
    Tekrar hepsine Allah rahmet eylesin.
    Hepsinin büyük, derin acılarını paylaşıyorum.
    Elimden başka ne gelebilir ki?..

    KAYNAK
  2. Nurullahsönmez İSGforum Üyesi

    Uzmanlık Sınıfı:
    C Sınıfı Uzman
    Ahmet Sağırlı
    ahmet.sagirli@tg.com.tr

    Soma faciası
    Sosyal medya utanma duygumuzu köreltti
    Soma faciasından sonra sosyal medyaya bakamaz oldum. İnsanların utanma
    duygusu kaybolmuş.
    Sosyal medyada ahkam keserken göz teması olmadığı için bazılarının bastırılmış
    duyguları pörtlüyor.
    Bir felaket yaşanmış. İhmal olabilir, sorumluların kusurundan kaynaklanıyor
    olabilir.. Bilinen her türlü tedbire rağmen olmuş olabilir..
    Henüz bilmiyoruz.
    Böyle bir günde, bu saatte, bu anda maden ocağının kapısında ağlaşan insanlara
    rağmen konuşulacak şeyler var, konuşulamayacak şeyler var.
    Adam sendikadan bahsediyor.. Az maaştan, hükümet yandaşlığından,
    taşerondan, peşkeş çekmekten... İçinde birikmiş ne kadar kin varsa kusuyor.
    Göz teması olsa bunları yapamaz.
    O anda taziye evinde olsa yapamaz.
    Ocak başında bekleyenlerin yanında olsa yapamaz.
    ....
    İki ay önce bir çocuk (Pamir) kayboldu sosyal medyada boy gösterenler yine
    utanmaz bir şekilde ikiye bölündü. Gezi parkından girip yandaşlıktan çıktılar.
    Babaya hakaret edildi, arayanlar kötü niyetli dendi.. Aile didik didik edildi..
    Sonunda komşu havuzda bulundu. Onu bile kabul etmediler. Bunun bir kaza olabileceğini, ihmal olsa da bir
    kaza olabileceğini kabul etmediler.
    ....
    Resmî açıklamayı bekleyelim, tek kaynağa itibar edelim kaygısı da yok.
    Her kafadan bir ses çıkıyor.
    Herkes konuşmak ve araya bir şeyler sıkıştırmak derdinde.
    Ben bu insanların acıya ortak olduklarına, oradakilerin acısını yüreklerinde hissettiklerine inanmıyorum.
    İnsan ilişkilerinde usul esastan önce gelir.
    Üç gün susarsın, dua edersin, uzmanlığın varsa, yardıma koşarsın.. yine usulüne uygun el atarsın.. Herkes
    acısını yaşar, yüreğini dağlar sonra oturur muhasebesini yaparsın.
    İhmal varsa ortaya konulmasını istersin.
    Bildiğin bir şey varsa ihbar edersin.
    "Savsaklamayalım, aynı felaketi bir daha yaşamamak için şu tedbirleri alalım" dersin.
    Ortada kaza sebebi olarak teyid edilmiş bir bilgi yok.. Gürültü çıkarıp toplumu ajite edince eline ne geçecek?
    Kime iyilik etmiş sayıyorsun kendini.. Mağdurlara mı, ölülere mi, arkada kalıp günlerce ağlayacak olanlara mı?
    Seni mutlu etmek için, kinini kusmana, zorlanmadan kusmana yardımcı olabilmek için ne yapılması lazım.
    "Hükümet cenahından 4 kişiyi maden ocağının kapısında asalım, rahatla" deseler idama karşı olduğunu bile
    hatırlamazsın.
    "Soma'nın altını üstüne getirelim.. Taş taş üstünde kalmasın, ortalığı kıralım, dökelim, yakalım" deseler azıcık
    rahatlar mısın?
    Bilgisayar başında "ohhhhh" çeker misin?
    ....
    Her işin namuslu yapılması talebi tamam. Ama güvenlik ve tedbir paranoyasına da kapılmamak lazım. "Kaza
    varsa mutlaka ihmal vardır" denilemez.
    ....
    "Her işini dürüst ve kurallara uygun yapanlar konuşsun, diğerleri sussun" denilse size göre kaç kişinin
    konuşma hakkı olur?
    Onların zaten sesi çıkmıyor.
    Beğen Paylaş 267b
    16 5 2014 Ahmet Sağırlı - Soma faciası
    http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ahmet-sagirli/580550.aspx 2/2
    15.5.2014